Cate Blanchett etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cate Blanchett etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Benjamin Button'ın Uzuuuun Hikayesi: Tersine Akan Zamanın ve Sabrın Sınavı

Bir süre önce Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi isimli filme gittim. Hemen uyarıyım; 3 saat sürüyor. Başlangıçtaki reklamlar ve ara ile birlikte 3,5 saati buldu sanırım. Güzel hayal edilip bulunmuş bir senaryo ama çok eksiklikler ve olası olmayan durumlar mevcut. Ayrıca daha kısa çekilebilirmiş. Bazı yerleri çok kısa geçilmiş, bazı kısımları fazla uzun anlatılmış. Doğduğunda bir yaşlının organlarına yüzüne sahip olan bir bebek sonra gittikçe gençleşiyor ve kimse anormalliği farketmiyor ve araştırmıyor. Bizde olsa Tv programlarına malzeme olurdu herhalde. En olası olmayan kısım, zaman geçtikçe gençleştikten sonra çocukluğa hatta bebekliğe vucudun geri döndüğü kısımlar. Gerçi bana da sormak lazım "kazanın doğurduğuna inanıyorsun da, öldüğüne mi inanmıyorsun" diye. İşte bu deneyimden yola çıkarak, David Fincher'ın bu destansı ama bir o kadar da tartışmalı filmini, senin sorularını da göz önünde bulundurarak uzun uzun inceleyelim.

Neden Bu Kadar Uzun? Stüdyo ve Yönetmen Savaşları

Senin "3,5 saati buldu" serzenişin aslında filmin arkasındaki büyük bir kavgayı işaret ediyor. David Fincher'ın ilk kurgusu 3 saatten fazlaydı ve Paramount stüdyosu bu süreyi "kesinlikle kabul edilemez" bulmuştu . Fincher kesmek istemese de sonunda bazı bölümleri çıkarmak zorunda kaldı, ama film yine de 166 dakika (yaklaşık 2 saat 46 dakika) olarak kaldı . Stüdyo hâlâ mutlu değildi ve bu gerilim o kadar büyüdü ki Paramount, Fincher'ın bir başka projesi olan Heavy Metal'den tamamen vazgeçti . Yani senin "daha kısa çekilebilirmiş" tespitin, aslında stüdyonun da yıllarca dile getirdiği bir şikayetti. Ama Fincher, hikayenin o destansı ağırlığını hissettirmek için bu sürenin gerekli olduğunu düşünüyordu.

"Kimse Anormalliği Farketmiyor" Meselesi: Gerçekçilikten Kaçış mı, Masalın Doğası mı?

Senin en çok takıldığın noktalardan biri, tersine yaşlanan bir insanın çevresi tarafından fark edilmemesi ve araştırılmaması. Haklısın, "Bizde olsa TV programlarına malzeme olurdu" esprin de çok yerinde. Ama filmin kaynağına bakınca bu "olası olmayan" durumun aslında bilinçli bir tercih olduğunu görüyoruz.

Film, F. Scott Fitzgerald'ın 1922'de yayınlanan kısa öyküsünden uyarlanmıştır . Fitzgerald'ın öyküsü, ilk yayınlandığında "çok sıra dışı" bulunduğu için birçok yayıncı tarafından reddedilmişti . Öykü, fantastik bir masal ile toplumsal bir hiciv arasında gidip gelirken, David Fincher'ın filmi bunu tamamen gerçekçi, duygusal ve hümanist bir romantizme dönüştürdü . Yani film, artık bir "bilim kurgu" değil; bir "masal" gibi işliyor. Masallarda ise olağanüstü olaylar, etraftaki insanlar tarafından sorgulanmaz. Tıpkı bir çocuğun masal dinlerken "Ama bu imkansız!" dememesi gibi, film de izleyiciden bu gerçekliği olduğu gibi kabul etmesini bekliyor. Senin "kazanın doğurduğuna inanıyorsun da..." sözün de aslında bu masalsı kabulün bir yansıması.

Tersine Yaşamın Trajedisi: Senin Hissettiğin "Eksiklikler" Aslında Hikayenin Merkezi

Filmin en çok tartışılan yanlarından biri, senin de belirttiğin gibi, bazı yerlerin çok uzun, bazılarının ise çok kısa geçilmesi. Ama bu "dengesizlik" aslında Benjamin'in trajedisinin bir parçası. Sabah gazetesindeki bir eleştirmen, filmin "bir sanat eseri, bir başyapıt" olduğunu söyleyerek şunu ekliyor: "Yaşlı doğup genç ölmek mi yoksa tersi mi iyi filmin sonunda karar verirsiniz!" .

Film boyunca Benjamin, Daisy'ye olan aşkını farklı yaşlarda yaşıyor. İlk tanıştıklarında Benjamin görünürde 66, Daisy ise 6 yaşındadır . Yıllar sonra Daisy 22, Benjamin ise görünürde 58 yaşındayken ilk kez yemeğe çıkarlar ve Benjamin, Daisy'nin cinsel ilişki girişimini reddeder . Nihayet 1962'de, Daisy 39, Benjamin ise gerçekte 44 (görünürde 41) yaşındayken birbirlerini bulurlar . Kısa süre sonra Daisy hamile kalır ve bir kızları olur. Ancak Benjamin gençleşmeye devam ederken, Daisy yaşlanmaktadır. Benjamin, kızına babalık yapamayacağını anlayınca evi terk eder ve Daisy'yi yeni bir hayata başlaması için serbest bırakır .

İşte senin "bazı kısımlar fazla uzun anlatılmış" dediğin yerler, muhtemelen bu duygusal doruk noktalarıdır. Çünkü hikaye, Benjamin'in kaybedişini anlatmak için o anları uzatmak zorundadır. Diğer yandan, Benjamin'in Hindistan'da geçirdiği 1970'li yıllar gibi dönemlerin kısa geçilmesi, hayatın kendisinin de bazen hızlı bazen yavaş akması gibi bir anlatım tercihidir. Slant Magazine'den bir eleştirmen, filmi "ölümlülük, zamanın amansız geçişi ve aşkın geçici tatlılığı üzerine eşsiz bir meditasyon" olarak tanımlamıştır . Bu meditasyonun doğası gereği, bazı anlar üzerinde uzun uzun durmak gerekir.

"Kazanın Doğurduğuna İnanıyorsun da, Öldüğüne mi İnanmıyorsun?"

Bu cümlen, filmin belki de en derin sorusunu sormuş. Film, bir huzurevinde geçer. Benjamin, yaşlı insanların arasında büyür ve onların ölümlerine tanık olur. Ölüm, filmin her yerindedir ama asla korkutucu bir şekilde değil; hayatın doğal bir parçası olarak sunulur. Sabah yazarı Şirin Sever, filmin sonunda Benjamin'in bebek olarak öldüğünü ve Daisy'nin de hayatını kaybettiğini anlatır . Ölüm, burada bir "son" değil; bir "dönüş"tür. Tıpkı Benjamin'in hayatının tersine akması gibi, ölüm de hayatın bir parçası olarak kabul edilir.

Senin sorun aslında filmin ana fikrine işaret ediyor: Biz ölümü bir "yok oluş" olarak görürüz, ama belki de o, bir "başlangıç"tır. Film, "Ne yaşayacağını asla bilemezsin" diyerek bitiyor . Bu, kaderin ve tesadüflerin hayatımızdaki rolünü vurgular. Benjamin'in tersine yaşamı, aslında hepimizin hayatının bir metaforudur: Zaman bizim kontrolümüzde değildir, ama seçimlerimiz bizimdir.

Eleştirmenler ve İzleyiciler Arasındaki Uçurum

Senin filmi sevmemen, aslında büyük bir izleyici kitlesiyle aynı fikirde olduğunu gösteriyor. Beyazperde'deki bir eleştirmen, film için şöyle diyor: "Bazı filmler izledikten sonra ağızlarda kekremsi bir tat bırakır. Senaryo, yönetmenlik, oyunculuklar, kurgu, sinematografi hatta yerine göre makyaj çalışması gibi unsurların hepsi iyidir hatta bazıları çok iyidir ama filme tam olarak 'olmuş' diyemeyiz." . İşte senin hissettiğin "eksiklikler" ve "olası olmayan durumlar" da bu "kekremsi tat"ın bir parçası.

IMDb'de 7.8, Rotten Tomatoes'da 3.7/5 gibi yüksek izleyici puanlarına rağmen, film eleştirmenler arasında çok kutuplu bir yapıt . The Wall Street Journal'dan Joe Morgenstern filmi överken, Los Angeles Times'tan Kenneth Turan "Fincher'a bu projeyi vermek, büyük Fransız hümanist yönetmen Jean Renoir'a bir slasher filmi çektirmek gibidir" diyerek ağır eleştirmiştir . Yani sen, filmi "çok uzun" ve "olası olmayan durumlar" içerdiği için sevmeyen grubun bir üyesisin. Bu, son derece meşru bir pozisyon.

Sonuç: Tersine Akan Bir Hayatın Sınavı

Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi, izleyicisini sabırla sınayan bir film. 3 saatlik süresi, yavaş temposu, masalsı mantığı ve duygusal ağırlığıyla herkesin sevebileceği bir yapım değil. Senin "para verip gitmeye gerek yok" demen, aslında filmin kendi içine kapalı, kendi kurallarıyla işleyen bir dünyası olduğunu kabul etmemekten kaynaklanıyor. Ama işte tam da bu yüzden, filmi sevenler için unutulmaz bir deneyim; sevmeyenler için ise "o kadar da değil" dedirten bir yapıt.

Senin gibi düşünenler için son bir not: Film, Brad Pitt ve Cate Blanchett'in oyunculukları, Claudio Miranda'nın görüntü yönetmenliği ve dijital efektlerin teknik başarısıyla 3 Oscar kazandı . Yani filmi sevmesen de, sinema sanatı adına önemli bir yapım olduğunu kabul etmek gerekir. Ama dediğin gibi, "kazanın doğurduğuna inanıyorsun da, öldüğüne mi inanmıyorsun?" Belki de asıl mesele, filmi sevmek değil; tersine akan bir hayatın trajedisini anlamaya çalışmak.