duygusal hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
duygusal hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Gözleri Kapatılan Utanç: 48 Yıl Sonra Bir Park Bankında Fısıldanan Hayat Dersi

Gözleri Kapatılan Utanç: Bir Park Bankında Fısıldanan Hayat Dersi

Parkın sakin bir köşesindeki ahşap bankta oturan yaşlı adamın yanına, adımları tereddütle dolu bir adam yaklaştı. Saçlarına kır düşmüş, altmış yaşındaki bu adamın gözlerinde çocuksu bir çekingenlik vardı. Eğilip saygıyla sordu:

— Hocam, beni tanıdınız mı?

İhtiyar öğretmen, yorgun gözlerini kaldırıp karşısındaki yüze dikkatle baktı ve hafifçe gülümsedi:

— Hayır evladım, çıkaramadım.

Adamın sesi hafifçe titredi:

— Nasıl tanımazsınız hocam!.. Ben ilkokul öğrenciniz Mustafa... Sınıfımızda bir arkadaşımızın saati kaybolmuştu hani. Onu ben almıştım. Durumu fark ettiğinizde bütün sınıfı ayağa kaldırıp "Herkes kalksın ve ellerini tahtaya dayasın, üzerinizi arayacağım" demiştiniz. O an yaşadığım korkuyu ve utancı anlatamam. Birazdan rezil olacaktım; ne sizin ne de arkadaşlarımın yüzüne bakacak halim kalacaktı, soğuk terler döküyordum.

Tam arama başlayacakken sizden ikinci bir emir geldi:

"Şimdi herkes gözlerini sıkıca kapatsın."

Sıranın ortalarındaydım. Kalbim göğsümden fırlayacak gibi atarken arama sırası bana geldi. Saati cebimden usulca, tek bir kelime dahi etmeden aldınız. Hiçbir şey olmamış gibi, aynı sessizlik ve doğallıkla son arkadaşımıza kadar aramayı sürdürdünüz. Sonra hepimizi yerimize oturttunuz. Bana da sınıfa da tek laf etmeden saati sahibine verdiniz.

Büyüdükçe içimde büyüttüm bu hareketinizi... Hocam, ben bugün 60 yaşındayım. Hayatım boyunca aldığım en büyük dersi o gün sizden aldım. Ne zaman aklıma gelse sarsılır, kendimi sizin o gün sergilediğiniz erdemin koruyucu gölgesinde bulurum.

Hani Edip Cansever der ya:

“Utancı bilerek yaşamak korkunç...

Daha da korkuncu, bilerek yaşatmak.”

Siz bana o gün o utancı yaşatmadınız. Yaşasaydım unutur muydum, bilmiyorum; ama beni utandırmamanızı ömrüm boyunca hiç unutmadım hocam.

Şimdi hatırladınız mı beni?

İhtiyar öğretmen, derin bir iç çekerek yan yana oturdukları bankta öğrencisine doğru yaslandı. Yüzünde tarifsiz bir şefkatle konuştu:

— O olayı ertesi gün unutmuştum ben oğlum. Şimdi sen anlatınca hatırladım...

Öğretmen gözlerini uzaklara dikerek devam etti:

— Sizlere "Gözlerinizi kapatın" dediğimde, ben de gözlerimi kapatmıştım. Cebinden saati aldığım kişinin kim olduğunu ben de görmedim. O yaştaki her çocuğun düşebileceği bir yanılgı yüzünden, kendi öğrencime karşı içimde en ufak bir önyargı veya kırgınlık oluşsun istemedim.

İhtiyar öğretmen öğrencisinin omzuna elini koydu, tebessümle gözlerinin içine baktı:

— O çocuk sen miydin?.. Bilmiyordum evladım. Söyle bakalım, nasılsın?

İki Aşığın Değil, Bir Babanın Feryadı: "Veda Busesi" Şiirinin Yürek Yakan Hikâyesi

Türk Sanat Müziği repertuarının en dokunaklı, en çok dinlenen ve kuşaktan kuşağa aktarılan başyapıtlarından biridir "Veda Busesi". Yusuf Nalkesen’in 1951 yılında Muhayyer Kürdî makamında bestelediği o eşsiz nağmeler yükseldiğinde, dinleyen herkesin aklına ilk olarak ayrılan iki sevgilinin hüznü gelir. Sözlerdeki kırgınlık, tutulamayan sözler ve gözyaşları; yıllarca romantik bir vedalaşmanın tasviri olarak kabul edilmiştir.

Oysa bu mısraların ardında bir aşk ayrılığı değil; bir babanın evladını amansız bir hastalık yüzünden kollarında kaybetmesinin tarifsiz acısı yatmaktadır. Türk edebiyatında Milli Edebiyat akımının öncülerinden olan "Hecenin Beş Şairi"nden (Beş Hececiler) Orhan Seyfi Orhon, bu ölümsüz dizeleri kanserle savaşan genç kızının son nefesinde kaleme almıştır.

Hastane Odasında Çaresiz Bir Bekleyiş

Hikâye, Orhan Seyfi Orhon’un kızının amansız bir hastalıkla mücadele ettiği o karanlık günlerde başlar. Şair, o gün kızının yanında olmak, ona doyasıya sarılmak ve varlığını hissettirmek için tüm işlerini iptal etmiştir. Sabah saatlerinde kızının odasının kapısına gelir; kapı kolunu indirirken içinden bir mucize olması, kızının biraz daha iyi uyanması için dualar eder.

Odaya adım attığında ise kızının yatakta ne denli bitkin ve perişan halde yattığını görür. Gözyaşlarının hücum ettiğini hisseden baba, ağladığını evladına belli etmemek için usulca yatağa eğilir. Dudaklarını kızının ateşler içindeki alnına koyar. Ancak onu öpmez; çünkü öpmek bir anlık bir temastır. O, dudaklarını kızının alnında öylece tutar; derin derin nefes alarak evladının kokusunu hafızasına kazımaya çalışır. Gözyaşlarının kızının yüzüne damlayıp onu uyandırmasından korkarak güçlükle geri çekilir ve yatağın başucundaki sandalyeye oturur.

Son Dilek: "Babacığım Ağlamayacaksın..."

Genç kız yavaşça gözlerini aralar. Yüzündeki solgunluk ve nefes alışverişlerindeki zorlanma, yolun sonuna gelindiğinin acı bir habercisidir. Çok kısık, titrek bir sesle babasına döner:

"Babacığım... Annemin vefat ettiği günü dün gibi hatırlıyorum. Günlerce arkasından gözyaşı dökmüş, perişan olmuştun. Senden son bir şey istiyorum; ben öldükten sonra sakın ağlamayacaksın. Gözünden tek bir damla yaş dahi düşmeyecek, anlaştık mı?"

Evladının bu imkânsız isteği karşısında boğazı düğümlenen şair, kızının son anlarında huzurlu kalabilmesi için acısını içine gömer ve başını hafifçe öne eğer. Ancak bu kabullenişten yalnızca birkaç saniye sonra genç kızın nefesi kesilir, başı yavaşça yana düşer...

Bahçedeki Feryat ve Kağıda Dökülen Mısralar

Hayatının en büyük acısıyla yüzleşen Orhan Seyfi Orhon, hıçkırıklar içinde kızının cansız bedenine sarılır. Bedeni hâlâ ateşler içinde yanmasına rağmen, evladı üşümesin diye onu bir battaniyeye sarar ve evin bahçesine çıkarır. Onu bir sandalyeye oturtur; kendisi ise dizlerinin bağı çözülerek yere yığılır. Başını kızının kucağına koyar ve tutmaya söz verdiği o gözyaşları artık durdurulamaz bir sele dönüşür.

Kızına verdiği "ağlamayacağım" sözünü tutamamanın ezikliği, bir çaresizliğin yangını ve ölümün soğuk yüzü bir araya gelir. İşte tam o anlarda, Türk edebiyatının ve müziğinin en dokunaklı vedası olan şu mısralar dökülür:

VEDA

Hani o bırakıp giderken seni

Bu öksüz tavrını takmayacaktın?

Alnına koyarken veda buseni

Yüzüne bu türlü bakmayacaktın?

Hani ey gözlerim bu son vedada,

Yolunu kaybeden yolcunun dağda

Birini çağırmak için imdada

Yaktığı ateşi yakmayacaktın?

Gelse de en acı sözler dilime

Uçacak sanırdım birkaç kelime...

Bir alev halinde düştün elime,

Hani ey gözyaşım akmayacaktın?..

Notalara Can Veren Bir Baba Yangını

Şiirde geçen "öksüz tavır", annesiz büyüyen ve şimdi hayata veda eden genç kızın masumiyetidir; "alnına konan veda busesi", babanın odaya girdiğinde kondurduğu o uzun nefestir; "akmayacaktın" isyanı ise kızına verdiği sözü tutamayan gözyaşlarının acı itirafıdır.

Yusuf Nalkesen’in bestesiyle birleştiğinde bir sanat harikasına dönüşen Veda Busesi, her dinlendiğinde ayrılık acısı çekenlere tercüman olurken, özünde bir babanın evladının mezarı başında döktüğü en asil ve en kederli gözyaşı olarak tarihteki yerini korumaktadır.