
Karadeniz Yaylaları: Sis, Cinler ve Kayıp Zaman
Karadeniz Yaylaları: Sis, Cinler ve Kayıp Zaman
Karadeniz yaylaları, Türkiye'nin en büyüleyici doğal güzelliklerine ev sahipliği yapar. Yeşilin binbir tonu, sisle örtülü zirveler, ahşap evler ve inek çanlarının sesi… Ancak bu yaylalar, yalnızca doğaseverlerin değil, aynı zamanda efsanelerin ve görünmeyen dünyaların da mekânıdır. Sis çöktüğünde, yaylalar bambaşka bir âleme dönüşür. Yerel halk, bazı yaylalarda zamanın durduğuna, sis içinde kalanların saatlerce yolunu bulamadığına inanır. "Üç adım attım, geri dönemedim" hikâyeleri, nesilden nesile aktarılır. Gece ıslık çalmanın yasak olduğu yaylalar vardır; çünkü ıslık, görünmeyen varlıkları çağırabilir. Bu yazı, Karadeniz yaylalarının sisle örtülü gizemine, doğa korkusuna ve kayıp zamanın izini süren bir yolculuktur.
Sis: Coğrafyanın Değil, Başka Bir Âlemin Perdesi
Karadeniz'in sisli yaylaları, gerçekten de coğrafi bir olaydan fazlasıdır. Denizden yükselen nemli hava kütleleri, dağ yamaçlarına çarparak yoğun bir sis tabakası oluşturur. Pokut Yaylası'nda bu sis, vadileri beyaz bir örtü gibi kaplar ve dağların zirveleri bulutların üzerinde birer ada gibi yükselir . Ancak yerel halk için bu sis, sadece bir hava olayı değildir. Sis, iki dünya arasındaki perdedir. Perde kalktığında, görünmeyen âlemle görünen âlem birbirine karışır.
Gerçekten de sis, Karadeniz yaylalarında ciddi bir tehlike kaynağıdır. Rize'nin Avusor Yaylası'nda sis nedeniyle yönünü kaybeden Avusturyalı bir turist, AFAD ve jandarma ekipleri tarafından kurtarılmıştır . Trabzon'un Çaykara ilçesine bağlı Demirkapı Yaylası'nda ise 75 kişilik bir doğa yürüyüşü grubu, yoğun sis nedeniyle yönlerini kaybetmiş; ekiplerin yardımıyla kurtarılmışlardır . Bu olaylar, sisin ne kadar somut bir tehlike olduğunu gösterir. Ancak halk anlatılarında sis, bu fiziksel tehlikenin ötesinde bir anlam taşır: Sis, "öteki"nin çağrısıdır.
"Üç Adım Attım, Geri Dönemedim": Zamanın Durduğu Anlar
Karadeniz yaylalarında anlatılan en yaygın hikâyelerden biri, sis içinde kaybolan ve saatlerce yolunu bulamayan insanların hikâyesidir. Ancak bu hikâyelerin çoğunda, kaybolan kişi sadece yolunu kaybetmez; zaman algısı da bozulur. "Üç adım attım, geri dönemedim" sözü, tam da bu deneyimi özetler. Kişi, bildiği bir patikada yürürken bir anda kendini bambaşka bir yerde bulur; geri dönmek istediğinde ise yol yok olmuştur.
Bu tür anlatılar, aslında Karadeniz'in doğaüstü inançlarıyla derinden bağlantılıdır. Yörede anlatılan cin hikâyeleri, genellikle gece vakti, ıssız yerlerde geçer. Altınordu ilçesinin Kökenli Mahallesi'nde anlatılan bir hikâyede, akşam vakti fındık bahçesinden dönen bir adam, yolda küçük bir tay bulur ve onu eve götürmek ister. Ancak tayı kaldıramaz; sonunda tay, ters ayaklı ve uzun kulaklı bir cine dönüşür. Bir grup cin adamı alıp götürür ve bir mahkeme kurulur. Adam, bilmeden yaptığı bu hatadan dolayı sabaha karşı aynı yere bırakılır, ancak bilinci yerinde değildir. Bir süre sonra delirir ve ölür . Bu hikâye, Karadeniz'in cin anlatılarının ne kadar karanlık ve ciddi olduğunu gösterir.
Bir başka anlatıda ise bir kadın, komşusunun kızının kınasına giderken yolda bir grup kadınla karşılaşır. Birlikte gitmeye karar verirler, ancak kadın onların ayaklarının ters olduğunu fark eder. Kadınlar cine dönüşür ve onu alıp götürürler. Cinlerin düğününde oynatılır, sonra sabaha karşı aynı yere bırakılır. Ancak kadın da aynı şekilde iyileşemez ve kısa süre sonra ölür . Bu hikâyeler, yayla ve kır yaşamının görünmeyen tehlikelerle çevrili olduğuna dair güçlü bir inancı yansıtır.
Gece Islık Çalmanın Yasak Olduğu Yaylalar
Karadeniz yaylalarında gece ıslık çalmak, yaygın bir yasaktır. Bu yasağın kökeninde, ıslık sesinin cinleri veya görünmeyen varlıkları çağırdığına dair bir inanç yatar. Anadolu'nun pek çok yerinde olduğu gibi Karadeniz'de de gece vakti ıslık çalmanın, "kötü ruhları" veya "cinleri" davet ettiğine inanılır. Bu inanç, sadece bir batıl inanç değil; aynı zamanda doğanın sessizliğine duyulan saygının bir ifadesidir. Gece, insanın değil, "ötekilerin" zamanıdır. Islık çalmak, o zamanı ihlal etmek anlamına gelir.
Yayla kültüründe bu tür yasaklar, toplumsal bir hafıza işlevi görür. Örneğin Trabzon yöresinde yaylaya çıkış belirli kurallara bağlıdır; "yurt gününden önce yaylaya girmek yasaktır" . Bu tür kurallar, hem pratik hem de manevi bir düzeni korur. Gece ıslık yasağı da bu düzenin bir parçasıdır: İnsan, gece vakti doğanın sessizliğine karışmamalıdır.
Doğa Korkusu: Karadeniz'in Ruhsal Coğrafyası
Karadeniz yaylalarında anlatılan hikâyelerin ortak noktası, doğanın insan karşısındaki üstünlüğüdür. Sis, insanı yutar; cinler, insanı alıp götürür; zaman, insanın kontrolünden çıkar. Bu, bir tür "doğa korkusu"dur; ama aynı zamanda doğaya duyulan derin bir saygıdır. İnsan, bu coğrafyada küçüklüğünü kabul eder. Yaylalar, insanın doğayla pazarlık yapamayacağı yerlerdir.
Bu korku, yöredeki diğer inançlarla da beslenir. Örneğin Doğu Karadeniz'in Hemşin yörelerinde, hamile kadınların odasına örümcek görünümünde giren "Cazı" adlı bir varlığa inanılır. Cazının, uyuyan kadının üzerine toz serptiği ve o andan itibaren kadının her şeyi gördüğü ama kıpırdayamadığı anlatılır . Bu tür anlatılar, doğaüstü varlıkların günlük yaşamın içine ne kadar derinlemesine işlediğini gösterir.
Sonuç: Sis Kalktığında Ne Kalır?
Karadeniz yaylaları, sis kalktığında bile gizemini korur. Çünkü o gizem, sadece siste değil; taşlarda, ağaçlarda, dere kenarlarında ve insanların hafızasındadır. "Üç adım attım, geri dönemedim" diyen bir çobanın hikâyesi, bir cin düğününe tanık olan bir kadının anlatısı, gece ıslık çalmanın yasak olduğu bir yaylanın sessizliği… Hepsi, Karadeniz'in görünmeyen katmanlarını oluşturur.
Bu yaylalara giden bir gezgin, sadece manzara görmez. O, bir hikâyenin içine adım atar. Sis çöktüğünde, belki bir an için zamanın durduğunu hisseder. Belki bir patikada yürürken, kendisini bir anda bambaşka bir yerde bulur. Ve belki de o an, Karadeniz'in en eski sırrını öğrenir: Bazı yerler, insanın değil; doğanın ve onun görünmeyen sakinlerinindir.
"Yaylada sis çöktüğünde, saatine bakma. Çünkü orada zaman, senin bildiğin gibi akmaz."
