Türk Edebiyatının Asi Santrforu: Can Yücel’in Sıra Dışı Yaşamı, Duruşu ve Felsefesi

 


Türk Edebiyatının Asi Santrforu: Can Yücel’in Sıra Dışı Yaşamı, Duruşu ve Felsefesi

Türk edebiyatı pek çok usta şair, yazar ve düşünür yetiştirmiştir; ancak hiçbiri Can Yücel kadar kuralları yıkan, dilin sınırlarını zorlayan ve yaşamıyla yazdıkları arasında tek bir sahte çizgi dahi barındırmayan bir duruş sergilememiştir. O, sadece dizelerin efendisi değil; sokağın sesi, halkın öfkesi, hicvin ve samimiyetin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Cemal Süreya’nın tespitiyle "Can Yücel kadar değişik teknikler kullanmış bir başka şairimiz yoktur."

Toplumun tabularına, iktidarların baskılarına ve edebiyatın steril salon kurallarına inat; şiiri sokağa, meyhaneye, meydanlara ve halkın doğrudan yüreğine taşıyan bu benzersiz edebiyat çınarının hayatına ve tavizsiz yaşam felsefesine yakından bakalım.

BBC Mikrofonunu Susturan Vefa: Nâzım Hikmet’in Ölümü

Tarih yaprakları 3 Haziran 1963’ü gösterdiğinde Londra’da, BBC Türkçe Radyosu’nun stüdyosunda derin bir sessizlik yaşanıyordu. O gün Türk şiirinin dev çınarı Nâzım Hikmet Moskova’da yaşama veda etmişti. Haber ajanslarına düşen bu kara haberi dinleyicilere canlı yayında duyurma görevi o sırada radyoda spikerlik yapan genç Can Yücel’e verilmişti.

Ancak Can Baba bülteni eline aldığında boğazı düğümlendi. İtirazı net ve sarsıcıydı:

"Ben bunu okuyamam... Ben Nâzım’ın ölümünü kabul edemem!"

O gün mikrofonun başına geçmedi, haberi seslendirmedi ve yayın yapmayı reddetti. Ertesi gün ise görevinden istifa ederek memleketine doğru yola çıktı. Sanatçı onurunu ve yol arkadaşına duyduğu derin sevgiyi kariyerinin, konforunun ve maaşının her zaman üstünde tutan bir duruşun ilk büyük işaretiydi bu tavır.

Bir Köy Enstitüleri Mimarı Oğlu: Bakan Çocuğundan Halk Şairine

Can Yücel, Türkiye Cumhuriyeti'nin eğitim devrimine ve Köy Enstitüleri mucizesine imza atan efsanevi Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in oğluydu. İstese devletin ve bürokrasinin sunduğu tüm ayrıcalıkların, konforun ve zenginliğin içinde bir ömür sürebilirdi. Ancak o, tam tersine ömrü boyunca mütevazılığı, basit yaşamayı ve emekçinin yanında durmayı seçti. Çoğu zaman geçim sıkıntısı çekti, kimseden medet ummadı.

Kendisine mal varlığını, servetini soranlara verdiği ironik ve felsefi yanıt, hayata bakışının bir manifestosu niteliğindedir:

  • Avşa Adası'nda üç daire, dört üçgen, beş dikdörtgen,

  • Gökyüzünde bir bulut,

  • Bitlis’te beş minare,

  • Biri yazlık, biri kışlık iki platonik sevgili,

  • Islıkla çalınabilen beş anonim türkü,

  • Fabrika duvarına öğle üzeri yaslanıp içilen bir sigara,

  • Bir çuval gazoz kapağı,

  • Sevenlerin kalbinde kurulmuş bir taht,

  • Anne babadan kalma, yarısı yaşanmış koca bir ömür...

Dünyevi mülkiyet hırsına, paranın gücüne ve tüketim çılgınlığına karşı edebiyat tarihimizin en şiirsel meydan okumasıydı bu liste.

Şiirde Küfür Bir Özgürlük Davasıdır: Dilin ve Sokak Ağzının Gücü

Can Yücel, Türkçeyi adeta yeniden yoğuran, argoyu ve küfrü edebiyatın doğal bir parçası haline getiren bir ustaydı. Kendisine yöneltilen "Şiirlerinde çok küfür ediyorsun" eleştirilerine şu çarpıcı tespitiyle yanıt verirdi:

"Küfür ve argoyu halk kullanıyor. Yazdığımız şey, halkın nabzı ve ağzı olduğuna göre küfür de kendiliğinden katılıyor işin içine. Aslında küfür bir özgürlük davasıdır."

Onun için küfür bir hakaret değil, haksızlığa, riyakarlığa ve sömürüye karşı fırlatılan doğrudan bir taştı. Nitekim meşhur hicvinde de bunu en açık biçimde özetlemişti:

"Şiirlerinde küfür etme diyorlar usulsüz,

Lan bu kadar or...pu çocuğunu nasıl anlatayım küfürsüz?"

Futbol benzetmelerini çok sever, şiir yazmayı santrforun gol arayışına benzetirdi. O, edebiyatımızın ceza sahasına dalarak doğrudan golü atan en cesur forvetiydi.

Düşünce Suçlusu Bir Çevirmen: Mao, Che ve Demir Parmaklıklar

Can Yücel yalnızca güçlü bir şair değil; Ankara, Cambridge ve Londra üniversitelerinde Klasik Filoloji ve Latin/Yunan dili üzerine eğitim almış, İngilizce, Almanca, Yunanca ve Latinceye hakim dahi bir çevirmendi. Shakespeare’i öyle bir Türkçeleştirdi ki "Türkçe söyleseydi ancak böyle söylerdi" dedirtti.

Fakat fikirleri ve dünya görüşü onu iktidarların hedefi yaptı. 12 Mart muhtırası döneminde çevirdiği Mao ve Che Guevara metinleri gerekçe gösterilerek 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Adana Cezaevi'nde yattı; 1974 affıyla özgürlüğüne kavuştu. Toplumun çarpık düzenini, emeğin sömürüsünü her fırsatta eleştirdi. Atatürk’ün "Türk, öğün, çalış, güven" sözünü dönemin yoksulluğuna uyarlayarak yazdığı mısralarla sistemin yüzüne ayna tuttu.

Rakı Adabı, Zamana Direniş ve Datça Vasiyeti

Can Yücel için yaşamın neşesi dost meclislerinde, rakı sofralarındaydı. "İçim rakı, dışım su" diyen Can Baba için o sofra, bir unutuş değil geçmişle samimi bir yüzleşme yeriydi; gururdan arınmanın, acıyı da sevinci de sahici yaşamanın simgesiydi.

Gırtlak kanserine yakalandığında, sağlığı için köşesine çekilip dinlenmesini salık verenlere meydan okurcasına yanıt vermişti:

"Ben şairim, fil değilim... Azrail'i bir köşeye çekilip bekleyemem. Meydanlarda ölmeliyim!"

Ömrün dünden ve yarından ibaret olmadığını, asıl gerçeğin yaşanan "bugün" olduğunu savundu. 12 Ağustos 1999’da aramızdan ayrılırken ardında sadece binlerce ölümsüz mısra değil, vasiyetini bıraktığı çok sevdiği Datça’sını bıraktı. "Beni kuzum Datça’ya gömün" diyerek Ankara’nın ve İstanbul’un pahalı, resmi mezarlıklarını reddetti; denizi gören mütevazı bir tepeye uzandı.

Can Yücel; korkusuz dili, ödünsüz vicdanı ve halkın içinden süzülen kalemiyle edebiyatımızın göğsünde sonsuza dek parlayacak bir kutup yıldızı olmaya devam ediyor.

Hiç yorum yok:
Write yorum