balkon keyfi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
balkon keyfi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Balık Keyfi: Eminönü Maceramızın 2. Kısmı ve Vicdan Muhasebesi


Eminönü… İstanbul'un kalbinde, tarihin, ticaretin ve lezzetin iç içe geçtiği o eşsiz nokta. İlk kısmında belki de baharatçıları, kapalı çarşıyı, simitçileri ve kalabalığın o kendine has ritmini anlatmıştık. Ama maceramızın ikinci kısmı bambaşka bir deneyimle, balık alışverişiyle devam etti. Ve açıkçası, bu deneyim bende beklediğimden çok daha derin izler bıraktı.

Köprünün Üzerinde Bir Bekleyiş

Eminönü'ne geldiğinizde sizi ilk karşılayan şey kalabalıktır. Ama asıl renkli kalabalık, Galata Köprüsü'nün üzerindedir. Oltalarını sallamış, sanki denizle bir anlaşma yapmış gibi sıralanan balıkçılar… Kimi satır satır balık tutuyor, kimi kovasını gururla sergiliyor. Kimi de tuttuğu balığı hemen oracıkta, köprünün üzerinde satışa çıkarıyor.

İşte biz de eve dönerken o köprünün üzerindeki satıcılardan birinden balık aldık. Görüntü son derece otantikti, "taze" kelimesinin hakkını sonuna kadar veriyordu. Balıklar o kadar tazeydi ki, hâlâ canlıydılar. Kuyruklarını çırpıyor, gövdeleriyle kıvranıyorlardı. Satıcı poşeti uzattığında içimde bir anlık bir gariplik hissettim ama o an "tazelik" duygusu ağır bastı. Eve kadar götüreceğim, buzdolabına koyacağım, akşam da mis gibi mangalda pişireceğim diye düşündüm.

Poşetin İçindeki Titreşim

Ama o poşet… O poşet bana unutamayacağım bir ders verdi.

Eve dönüş yolunda elimde sürekli titreşen bir torba vardı. Her adımımda, her sarsıntıda, içerideki canlıların çırpınışını hissediyordum. Başta "ne kadar taze" diye düşündüm. Ama dakikalar geçtikçe bu düşünce yerini tarifi zor bir rahatsızlığa bıraktı. O titreşim, aslında bir yaşam mücadelesiydi. Ve ben o mücadelenin taşıyıcısıydım.

Yol boyunca içimden "keşke oynamasalar, keşke kıpırdamasalar" diye geçirdim. Ama tabii ki kıpırdıyorlardı. Bu, onların doğasıydı. Benim konforum için değil, kendi hayatta kalma içgüdüleri için çırpınıyorlardı. O an fark ettim ki, tazelik kavramı ile canlılık kavramı benim için artık ayrılmaz ama bir o kadar da rahatsız edici bir ikili haline gelmişti.

"Son derece iç ürpertici bir şey; çok rahatsız oldum." İşte tam olarak böyle hissettim. Kelimenin tam anlamıyla içim kalktı.

Vicdan Muhasebesi: Tazelik mi, Huzur mu?

Bu deneyim bana basit ama derin bir soruyu sordurdu: Ben aslında ne istiyorum?

Balığın taze olmasını istiyorum, evet. Ama taze olması için illa canlı olması mı gerekiyor? Marketten aldığım, buz üzerinde yatan, gözleri parlak ama hareketsiz balıklar da taze değil mi? Aslında balıkçılık ve gıda güvenliği açısından bakıldığında, balığın soğuk zincirde korunması, yani avlandıktan hemen sonra buzlanması, canlı taşınmasından çok daha hijyenik ve etik bir yöntemdir. Canlı balık, stres altındadır; stres ise etin kalitesini olumsuz etkiler. Yani aslında canlı balık, en taze balık değildir; sadece en canlı balıktır.

Ama mesele sadece bilimsel değil, aynı zamanda duygusal. O poşetin içinde titreşen her canlı, bana kendi varlığımı, kendi ölümlülüğümü ve doğayla olan ilişkimi sorgulattı. Belki de et yemekle ilgili hepimizin içten içe hissettiği ama dile getirmediği o rahatsızlık, bu deneyimle yüzeye çıktı.

Sonuç olarak kendime bir söz verdim: Bundan sonra balığın "oynamayanını" tercih edeceğim. Taze olsun, tabii ki taze olsun. Ama benim ellerimde, benim poşetimde, benim sorumluluğumda çırpına çırpına ölmesin. Bu, hem balık için hem de benim ruh sağlığım için daha iyi.

Balkon Keyfi: Elektrikli Izgarada Mucize

Gelelim işin güzel kısmına. Eve geldik, balıkları temizledik (bu kısmı hızlı geçiyorum, çünkü hâlâ içim kalkıyor), ve balkon keyfine koyulduk.

Mangalımız yoktu. Ama elektrikli ızgaramız vardı. Ve inanın bana, o elektrikli ızgarada yaptığımız balık, birçok restoranda yediğimizden daha lezzetliydi. Belki de emeğin, bekleyişin ve o duygusal yolculuğun verdiği tat vardı üzerinde.

Balkonumuzda, akşam serinliğinde, yanında bir salata ve birkaç dilim limonla yediğimiz o balık… İşte o an her şey yerli yerine oturdu. Doğanın bize sunduğu lezzet, aslında ne kadar basit ve ne kadar derin.

Elektrikli Izgara mı, Mangal mı?

Burada küçük bir parantez açmak istiyorum: Mangalın yeri elbette ayrıdır. O dumanın kokusu, közün ateşi, etin üzerinde bıraktığı o isli tat… Ama elektrikli ızgara da küçümsenecek bir alet değil. Özellikle apartman hayatında, balkonda mangal yakamayanlar için mükemmel bir alternatif. Balığın yağını ve suyunu içinde tutuyor, dışı çıtır çıtır, içi yumuşacık kalıyor. Üstelik temizliği de mangala göre çok daha kolay.

Yani diyorum ki: Mangalınız yoksa dert etmeyin. İyi bir elektrikli ızgara, iyi bir balık ve biraz özenle, o balkon keyfi fazlasıyla yaşanır.

Sonuç: Hem Lezzet Hem Vicdan

Eminönü maceramızın ikinci kısmı, bana hem damak zevki hem de vicdan muhasebesi açısından çok şey kattı. Bir yanda muhteşem bir balkon keyfi, diğer yanda poşetin içinde çırpınan canlıların bıraktığı o iç ürpertici his…

Belki de olgunlaşmak tam olarak budur: Lezzetten vazgeçmeden, ama vicdanımızı da susturmadan bir denge kurmak. Ben kendi dengemi buldum sanırım: Taze ama hareketsiz, lezzetli ama huzurlu.

Bir dahaki sefere Eminönü'ne gittiğimizde yine balık alacağım. Ama bu sefer, buz üzerinde, gözleri parlak, pulları yerinde ama artık çırpınmayan bir balık seçeceğim. Çünkü tazelik, canlılık değildir. Ve benim huzurum, o poşetin içindeki titreşimden daha değerli.

Afiyet olsun bize. Ve afiyet olsun, bir zamanlar o poşette çırpınan ama şimdi balkonumuzda lezzete dönüşen o güzel balıklara. 🐟✨