Sahneden Salona Sızan Kuşatma Hali: Şehir Tiyatroları’nda "Canavar Sofrası" ve Fatih Reşat Nuri Deneyimi

 

 Tiyatro sadece sahnede ışıklar yandığında başlayıp perde indiğinde biten bir seyirlik değildir; bazen salona adım attığınız ilk andan itibaren tüm benliğinizi saran, sizi gündelik dünyanızdan koparıp bambaşka bir dönemin çaresizliğiyle yüzleştiren sarsıcı bir deneyimdir. İşte geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımla birlikte İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda izlediğimiz "Canavar Sofrası" (Le Repas des Fauves), tam olarak böyle bir atmosferle bizi karşıladı.

Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nin İnanılmaz Dönüşümü

Açık konuşmak gerekirse, Fatih Reşat Nuri Sahnesi normalde gitmeyi çok da tercih ettiğim salonlardan biri değildir. Arkaya doğru uzanan yapısında yeterli eğim bulunmadığından görüş açısı her zaman rahat hissettirmez; dahası oyun çıkışında arkadaşınızla oturup oyunu tartışabileceğiniz, bir şeyler yiyip içebileceğiniz canlı bir sosyal alan da pek yoktur çevresinde.

Fakat bu kez kapıdan adım attığımız anda gözlerimize inanamadık; çünkü karşımızda bildiğimiz o klasik tiyatro binası yoktu. Yapım ekibi ve yönetmen, tiyatronun tüm fuayesini ve giriş alanlarını adeta bir açık hava hapishanesine, bir Nazi karargahına çevirmişti.

Her köşede gerilmiş dikenli teller, kapılardan sarkan devasa Alman bayrakları ve en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş bir dönem dekoru vardı. Hatta yer göstericilerin kollarında dahi gamalı haçlı kolluklar bulunuyordu. Seyirciyi daha oyuna girmeden o savaş ve kuşatma atmosferine sokma fikri kusursuz uygulanmıştı.

En çarpıcı anlardan biri ise 15 dakikalık perdenin arasında yaşandı. Salonda yankılanan sert, kaba tonlamalı Almanca anonslarla biz izleyicilere direktifler verildi:

"15 dakika sonra sokağa çıkma yasağı başlayacak! 5 dakika içinde yerlerinize dönmezseniz bir daha içeri alınmayacaksınız!"

Almanca dilinin o emredici, sert fonetiği ve siren sesleri bir araya gelince, üzerimize çöken o baskı ve sıkıntı hissi tüylerimizi diken diken etti. İster istemez insanın içinden "Allah o günleri, o savaş yıllarını bir daha insanlığa yaşatmasın" duası dökülüveriyor.

"Canavar Sofrası" Ne Anlatıyor? İnsanlığın Çıplak İmtihanı

Vahé Katcha’nın eserinden sahneye uyarlanan oyun, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgali altındaki Fransa'da geçiyor. Bir grup eski dost, içlerinden birinin doğum gününü kutlamak amacıyla şık ve neşeli bir akşam yemeğinde bir araya gelir. Savaşın yıkımından, açlıktan ve dışarıdaki tehlikeden uzakta, sanki her şey normalmiş gibi kahkahalar eşliğinde masanın tadını çıkarmaya çalışırlar.

Ancak binanın hemen altında iki Alman subayının vurulmasıyla gece kâbusa döner. Olay yerine gelen Gestapo yüzbaşısı, saldırıya misilleme olarak apartmandan rehineler alacağını açıklar. Ancak subay masadakilere akıl almaz, zehirli bir teklif sunar: Daireden iki kurban seçilecektir ve bu iki kurbanın kim olacağına masadakiler bizzat kendileri karar verecektir!

İşte oyun tam bu noktada bir psikolojik gerilim şaheserine dönüşür. O şık giyimli, medeni, kibar ve birbirine yıllardır dostluk yemini eden burjuva karakterlerin yüzündeki sahte maskeler birer birer düşer. Hayatta kalma dürtüsü devreye girdiğinde, medeniyetin ne kadar ince bir ciladan ibaret olduğu gözler önüne serilir. Herkes yanındakinin zaafını, geçmişteki ayıbını masaya yatırıp onu ölüme göndermek için bahaneler üretmeye başlar. "Canavar", artık dışarıdaki Nazi subayı değil; o masanın etrafında oturan insanların içindeki çıplak bencilliktir.

Sonuç: Sarsıcı ve Unutulmaz Bir Yüzleşme

Oyunculukların tansiyonu, fuayedeki o gergin havanın sahneye birebir yansıması ve insan ruhunun karanlık odalarına tutulan o acımasız ayna oyunu unutulmaz kılıyor. Salondan çıktığınızda sadece bir tiyatro izlemiş gibi hissetmiyorsunuz; "Aynı durumda ben olsaydım ne yapardım?" sorusunun ağırlığı uzun süre yakanızı bırakmıyor.

Reşat Nuri Sahnesi’nin o tüm fiziksel kısıtlarına rağmen mekânı böylesine dönüştüren ve seyirciyi doğrudan tarihin o karanlık günlerine hapseden bu başarılı prodüksiyonu mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

1 yorum:
Write yorum
  1. Şeker öncelikle blogun hayırlı olsun.Buna çok benzeyen bir atmosferle, ben de Kadıköy'de Emre Kınay'a ait olan Duru Tiyatro'da bir oyunda karşılaştım.Oyunun adı ' Bana Bir Picasso Gerek'ti ve iki kişilik bir performansa dayalı muhteşem bir oyundu.Bu tip gösteriler bize faşizmin ne menem birşey olduğunu göstermeye çalışırken,içinde yaşadığımız demokrasi soslu rejimin aslında ne kadar da benzer tatlar barındırdığını unutuyoruz.Aslında sanat da biraz bu yüzden var.Yaşasın sanat,yaşasın fikirlerin özgür dolaşımı ve ifade özgürlüğü.Benim blog oluşturmaya vaktim yok ama sana çeşitli konularda bazı metinler gönderebilirim, tabii yüksek müsadenle.İlk intiba olarak, blogunu çok güzel,sade ve estetik açıdan hoş bıulduğumu söylemeliyim.Zaten artık Facebook'a sığmıyordun.Başarılarının devamını dilerim şeker.

    YanıtlaSil